Beril Eyüboğlu’nun Ödül Töreni Konuşması

10 Ekim, 2015

ÇEVİRİ DERNEĞİ 2015 ONUR ÖDÜLÜ SAHİBİ

BERİL EYÜBOĞLU’NUN ÖDÜL TÖRENİ KONUŞMASI

 

Merhaba sevgili konuklar, hoşgeldiniz! Çeviri Derneği’nin bana bir ödül vereceği haberi son günlerin en hoş sürprizi oldu. Bu ödüle beni layık gören Çeviri Derneği Yönetim Kurulu Üyelerine ve Ç.D. Başkanı Betül Parlak’a can-ı gönülden teşekkürler. Çeviri Onur Ödülü’nü Roza Hakmen gibi çok dilli ve çok başarılı bir çevirmenle paylaşmak ise benim açımdan ayrıca önemli . Roza’nın burada bulunmasını ve kendisiyle tanışmayı çok isterdim.

 

Her koşulda örgütlü mücadeleyi savunan biri olarak, çevirmenlerin toplumsal ve ekonomik koşullarının iyileştirilmesi yönünde çalışmalar yapan, intihalleri saptamak ve önlemek için gayret eden, çevirmenlik mesleğini geliştirecek çalışmaları desteklemek ve ödüllendirmek için çaba gösteren Çeviri Derneği ve Çevbir gibi meslek örgütlerinde yer almayı ve desteklemeyi çok önemli buluyorum.

 

2008 yılında Çevbir üyesi çevirmenlerle yürüttüğüm ortak çeviri çalışması benim açımdan çok değerli bir tecrübeydi. Nadine Gordimer’in Güney Afrika’da, AIDS ile mücadele adına dünyaca tanınmış yazarları harekete geçirerek derlediği Telling Tales’in yirmi bir öyküsünü çevirmenlerimizin gönüllü katkısıyla Türkçe’ye çevirdik. Özgün dili İngilizce olan on üç öykü dışındaki öyküler İspanyolca, Almanca (iki öykü), İtalyanca, Japonca, İbranice, Fransızca ve Portekizce asılları bulunarak çevrildi. Ben o güne kadar hiç denememiş olduğum bir işe giriştim! Yirmi çevirmenle (yirmi birinci bendim) internet üzerinden yazışıp tartışarak öykülerin redaksiyonunu yaptım! Ama şanslıydım, her biri deneyimli ve nitelikli çevirmenler olduğu için bittiği zaman üzüldüğüm çok zevkli bir çalışma oldu. Kitap, Dile Kolay’ adıyla, Pan Yayıncılık’ın karşılıksız emeği ve BM Nüfus Fonu’nun maddi desteğiyle Türkiye AIDS Savaşım Derneği yararına yayımlandı…

 

Ben çeviri yapmaya kırkımdan sonra başladım. Ne yazık ki artık aramızda olmayan, Cem Yayınları sahibi Oğuz Akkan bir gün, Yayınevi’nin Yirminci Yüzyıl Klasikleri Dizisi için, Gabriel Garcia Marquez’in No One Writes to the Colonel adlı kitabını çevirmemi önerdi bana. İngilizce bilsem de, daha önce hiç düşünmemiştim çeviri yapmayı. Bir cesaret işe giriştim, kapağında cakalı bir horoz olan ve ilk sayfasında adımın yazılı olduğu Albaya Kimseden Mektup Yok’u elime aldığımda çocuk gibi sevindiğimi hatırlıyorum. (1976)

 

70’li yıllarda önce bir çocuk yuvasında yöneticilik, sonra da bir yayınevinde editörlük yaptım. Şiddetin giderek tırmandırıldığı, askeri darbe beklentisinin yaygın olduğu yıllardı. Sonunda korkulan oldu ve 12 Eylül, 1980’de askerler yönetime el koydu. Yayınevimiz mühürlenmiş, kitaplarımız yağmalanmıştı ama gözaltına alınan, tutuklanan, hayatını kaybeden onca insan varken, maddi kayıpların önemi kalmıyordu. Aradan otuz beş yıl geçmiş olsa da yaşanan acılar hâlâ yüreğimi yakıyor. Yayınevine kilit vurulunca yeniden yuvacılıkta karar kıldım. Çocuklar benim için ülkemdeki haksızlıkların, yargısız infazların ve zamansız ölümlerin panzehiriydi. O sırada arkadaşım Minu’nun tavsiyesiyle okuduğum C. M. Coetzee’nin Waiting for the Barbarians adlı kitabı, içinde boğulduğumuz karanlık günlerin edebiyattaki yansısıydı bana göre. Cevat Çapan kitabı beğendi, Barbarları Beklerken 1985’te Adam Yayınevi tarafından yayımlandı, kısa zamanda üç baskı yaptı.

 

Ardından seyrek aralarla da olsa başka çeviriler geldi. O tarihlerde Remington marka daktilomda iki sayfa pelürün arasına karbon kâğıdı koyarak yazardım. Daktilonun şeridi eskir, bollaşır, bazen de kopardı. Hataları düzeltmek ise başlı başına bir eziyetti. Sonradan tipeks kullanmaya başlayınca işler biraz kolaylaştı. Şimdiki gibi bir cümlenin ya da tüm bir paragrafın bloklanıp da metnin içinde oradan oraya dolaştırılabileceği kimsenin aklının alacağı iş değildi. Öte yandan bilgisayarda anında uçup giden sayfaların hatta bölümlerin ardından dizimi dövdüğüm zamanları da unutmuyorum.

 

Çeviri benim için bir paylaşım aracı. İnsanların direnme gücünü ve varolma savaşını öne çıkaran eserlerin okunması ne kadar yaygınlaşırsa, zulme karşı savunma gücümüzün o denli artacağına dair çocuksu olduğunu bildiğim bir beklentim var.

 

Beni çeken yazarlar edebi kıymetlerinin yanı sıra haksızlıklara karşı çıkan, eşitlikten, özgürlükten yana olan mücadeleci kişiler oldu. Emma Goldman, Marilyn French, Kate Millett dünyamızda feminist mücadelenin öncüsü olmuş kadınlar. 1998 Istanbul Kitap Fuarı’na Kate Millett’in gelmesi benim için unutulmayacak bir olaydır. Metis Yayınevi, Zulüm Politikaları ‘nın yayımlanması vesilesiyle Kate Millett’i Fuar’a davet etti. Kate, 1970’te ABD’de yayımlanmasıyla fırtınalar kopartan Cinsel Politika’nın yazarı. Feminist bir manifesto niteliğindeki Cinsel Politika, kadınlarla erkekler arasında ezelden beri süren savaşın siyasi bir çözümlemesidir. Kate’in gelişi Istanbullu feministler arasında da heyecan yarattı. Burada kaldığı on gün boyunca panellere katıldı, çeşitli dergi ve televizyonlara demeçler verdi, feminist Pazartesi dergisinde önemli bir söyleşisi yayımlandı.

 

Alice Sebold ise genç bir yazar, Lucky/ Talihli Kız otobiyografik bir anlatı. Sebold, üniversiteye başladığı yıl okulun yakınlarındaki bir parkta tecavüze uğruyor. Ölümden kıl payı kurtuluyor. Başından geçen felakete rağmen zorlu bir hukuk mücadelesi vererek ayakta kalmayı başarıyor. Okurken ve çevirirken beni en çok etkileyen bu travmatik olayı okura adeta yaşatarak, akıcı bir dille aktarabilmiş olmasıydı.

 

John Berger’a özel bir sevgim ve saygım var. Antenleri öylesine duyarlı ki yeryüzünün herhangi bir köşesindeki haksızlık ona dokunuyor ve karşı çıkmakta asla tereddüt etmiyor. Metis Yayınevi’nin zengin Berger külliyatı içinde Kıymetini Bil Herşeyin, Bento’nun Eskiz Defteri ve Uçuşan Etekler’i ben çevirdim. John Berger’ın oğlu Ives ile birlikte kaleme aldığı Uçuşan Etekler, önceki kitaplarından farklı olarak kırk yıllık hayat arkadaşı Beverly için yakılmış bir ağıt.
William Saroyan’a gelince, o çok eski bir dost benim için. Kitaplarını gençlik yıllarımda okumuştum. Aras Yayınevi’nden teklif alınca hemen kabul ettim. Çevirdiğim iki kitabından biri İnsanlık Komedisi’ydi. 2008’de, Saroyan’ın doğumunun yüzüncü yılı vesilesiyle bu kitap her gün Açık Radyo’da tefrika edildi. Dinlemek çok zevkliydi.

 

Ülkemizde çevirdikleri kitapların içeriğinden dolayı yargılanan ve ceza alan çevirmenler olduğu gibi, uzun cezaevi yıllarında çeviri yaparak kayıp zamanı değerlendiren siyasi tutuklular da vardı, gene var. Örneğin Behice Boran! Elif Alova takma adıyla hapisteyken Joseph Kessel’den Atlılar’ı çevirmişti ki, bu kitabı sahaflarda bulmak hâlâ mümkün! Günümüzden bir örnekse on yedi yıldır cezaevinde olan, müebbet hükümlü genç çevirmen Tonguç Ok. Ok tutuklandığında Marmara Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümü 3. Sınıf öğrencisiymiş. On yedi yıl zarfında İngilizcesini geliştirip İtalyanca, İspanyolca ve Kürtçe öğrenmiş. Çevirileri çeşitli dergilerde yayımlanmış. Türkiye Yayıncılar Birliği, Ok’a yayıncılığa katkılarından ötürü özel bir ödülü layık görmüş.
“Eşrefoğlu al haberi/ Bahçe biziz gül bizdedir/ Biz de Mevla’nın kuluyuz/ Yetmiş iki dil bizdedir,” Bu dörtlük XV. yüzyılda Anadolu’da yaşamış olan Eşrefoğlu Abdullah Rûmî’ye ait. 72 dil bizdedir derken bir kaynaşmışlığı ima ediyor gibi. Gerçekten de bu topraklarda konuşulan Kürtçe, Zazaca, Lazca, Arapça, Rumca, Süryanice, Ladino, Ermenice, Çerkezce ve şu anda aklıma gelmeyen diller… Bu dillerin edebiyatı, türkü, klam, destan ve masalları aracılığıyla birbirimizi daha iyi tanımaya ve anlamaya yarayacak köprüler kurmak elzem. Bu köprüleri kuracak olanlar ise biz çevirmenlerden başkası değil.
Eskiden Fransızca, Almanca ve İngilizce gibi belli başlı üç dilden çeviri yapılırken artık Japonca, İbranice, Aramice, Kürtçe, Portekizce, vb. dillerden çeviri yapan meslektaşlarımız var. Ancak edebiyattan söz ediyorsak eğer, çevirmenin o dilde yazılmış eserleri okuyup yorumlayacak düzeyde olmalı dil bilgisi. Ayrıca, Türkçeyi çok iyi bilmeden, eski dilin nüanslarına hâkim olmadan çeviri yapılamaz bana kalırsa! Öte yandan edebiyattan zevk almayan, şiiriyle, romanıyla, tiyatrosuyla Türk edebiyatına ilgi duymayan birinin iyi bir çevirmen olması mümkün mü? Çeviri keyifli olduğu kadar zorlu bir uğraş. Çevrilen eserin biricikliğinin yansıtılabilmesi çok önemli. Kendi adıma yazarın dilini anadilimde yeniden kurmaya çalışırken üslubunu, tınısını yakalayabiliyor muyum diye tedirginlik duyarım her zaman. Çeviriyi bir süre dinlendirdikten sonra salt Türkçesi açısından yeniden okurum.

 

“Ben beni bir daha ele geçirsem”, gene çevirmen olmak ister miydim, diye soruyorum kendi kendime. Cevabım evet ! Ancak daha donanımlı olmak için çaba harcar, İngilizce’den başka dilleri de öğrenmeye gayret ederdim. Şimdiye kadar Kürtçe öğrenmediğime, Fransızcamı ilerletmediğime pişmanım.

 

Sevgili konuklar, beni dinleme sabrını gösterdiğiniz için hepinize teşekkür ederim.