
Çeviriye Bilişsel Yaklaşımlar: Laboratuvardan Mesleğe
Çeviri, yalnızca diller arası bir aktarım değil, aynı zamanda bir bilişsel süreçtir. Çeviriyi özel ve farklı kılan şey ise bu sürecin çok bileşenli ve çok katmanlı; bu nedenle de oldukça karmaşık olmasıdır. Çeviri sürecine uzaktan baktığımızda (1) kaynak metindeki anlamı kavramak ve (2) bu anlamı hedef dilde yeniden yapılandırmak gibi temel iki aşama görürüz. Ancak biraz daha yakından bakınca “kaynak metindeki anlamı kavrama” aşamasının dahi eşzamanlı ve geri beslemeli, yani birbiriyle etkileşim içinde çok sayıda alt süreçten oluştuğunu fark ederiz.
Şu anda okuduğunuz metne benzer, dört beş cümleden oluşan bir paragrafı düşünelim. Paragraftaki anlamı kavrayabilmek için önce metindeki sözcükleri okursunuz. Sözcükler bir anahtar gibi zihninizdeki sözlüğe erişir ve anlamsal temsillerini sıklık, komşuluk yapısı ve bağlama göre etkinleştirir. Metni okumaya devam ettiğiniz sürece her bir birim, çalışma belleğinizde geçici olarak depolanır. Cümle düzeyine geldiğinizde bir tür sözdizimsel ayrıştırma yapar, sözcük anlamlarını birimler arasındaki ilişkilere ve cümle içindeki rollerine göre yeniden yapılandırır ve anlamı bütünleştirirsiniz. Paragrafta ilerledikçe, önceki cümlelere yapılan göndermeleri çözer (bu cümledeki paragrafta sözcüğünde olduğu gibi) ve cümleler arasındaki mantıksal ilişkileri kurarsınız. Son aşamada ise metin niyet, sezdirim, mecaz/metafor ve ironi gibi üst düzey pragmatik çıkarımlar, metin dışı bağlam ve dünya bilgisi ile çözümlenir.
Şimdi dilerseniz sürecin ilk adımı olan “sözcükleri okuma” aşamasına daha yakından bakalım. Farkında olmasanız dahi, daha metne başlamadan önce okuma amacımız (bilgi edinme, tarama, ayrıntı arama gibi) dikkatimizi ve beklentilerimizi ayarlar. Göz hareketlerimiz de bu amaca göre planlanır; sabitlemeler, ileri ve geri sıçramalar ve algısal alan bu doğrultuda şekillenir. Okuma sürecinin başında düşük düzey görsel işlemleme devrededir. Harflerin biçimlerini ve konumlarını ayırt eder, sonra bunları harf olarak tanırız. Türkçe gibi harf–ses eşleşmesi düzenli dillerde bu harfler seslerle hızla eşleşir ve çoğu zaman sözcüğü içimizden “duyarız”. Sık karşılaştığımız sözcükleri ise harf harf çözmeden, doğrudan tanırız. Böylece karşımızdakinin rastgele bir karalama değil, tanıdık bir sözcük olduğunu anlarız.
Buraya kadar özetlediğim işlemler ancak olağanüstü denebilecek şekilde, saniyeler içinde gerçekleşir. Artık kaynak metinde neden bahsediliyor biliyoruz. Yani çeviri yapmaya hazırız. Bundan sonra bu anlamı hedef dilde yeniden kurmak gibi ilkinden daha da karmaşık bir süreç bizi bekliyor! Zihnimizin karar verme, problem çözme, yaratıcılık, dikkat yönetimi, çalışma belleğinde bilgiyi yeniden düzenleme, çıkarım yapma, metin planlama, öz-denetim ve geri bildirim gibi çok sayıda üst düzey bilişsel süreci yürütmesi gerekecek. Üstelik çevirmenlerin gayet iyi bildiği gibi zaman baskısı, sınırlı bilişsel kaynaklar ve hayat siz çeviri yaparken de devam ettiği için arka planda yürüyen daha pek çok bilişsel ve duyuşsal görevle birlikte…
Çeviri eyleminin insan bilişinin en karmaşık ve yaratıcı biçimlerinden biri olduğunu söylemek abartılı olmaz. Araştırmacılar çoğu zaman ve doğal olarak kendi ilgi alanlarına odaklandıkları için bu bütünsel tablo gözden kaçabilir. Oysa yukarıda özetlediğim süreç, çeviri türü ne olursa olsun her çeviri eyleminin ve her çevirmenin zihinsel işleyişinin ayrılmaz bir parçasıdır. Üstelik bu bilişsel yük yalnızca çevirmenin omuzlarında da değildir. Çeviri sürecine geniş açıdan baktığımızda, editörlerden redaktörlere, illüstratörlerden metin tasarımcılarına, terminoloji uzmanlarından proje yöneticilerine; hatta okurlardan eleştirmenlere, medya çalışanlarına, eğitimcilere ve kurumsal karar vericilere kadar pek çok paydaşın da çeviri odaklı bilişsel süreçler yürüttüğünü görürüz. Mikro düzeyde alınan kararlar da makro düzeyde şekillenen politikalar da sonunda bu çok katmanlı bilişsel süreçlerin ürünü olarak ortaya çıkar.
Bu duruma yönelik farkındalık, 1980’lerden itibaren çeviribilimde “bilişsel dönüşüm” olarak adlandırılan güçlü bir paradigma değişimine yol açtı. Çeviride ürünü değil süreci ve dolayısıyla “çevirmenin zihnini” odağa alan bir yaklaşım gelişti. Aslında bu yaklaşımın temelleri, 1970’lerin sonunda ortaya çıkan ve çevirmenin karar alma süreçlerini görünür kılmayı amaçlayan süreç odaklı çeviri çalışmalarına kadar uzanır. Bu dönemde araştırmacılar, sesli düşünme protokolünden faydalanarak çevirmenlerin stratejilerini kayda almaya başladılar. Bu yöntem, çevirmenin anlık kararlarını yakalamada değerli olmakla birlikte gerçek zamanlı bilişsel yükü, dikkat dağılımını ya da bilinçdışı süreçleri ölçmekte sınırlıydı. Çevirmenler yalnızca farkındalık düzeyine çıkan ve adını koyabildikleri düşünceleri ifade edebildikleri için veriler kaçınılmaz olarak öznellik taşıyordu.
1990’lardan itibaren bilişsel bilimlerde ve teknolojide yaşanan baş döndürücü gelişmeler, çeviri sürecini dilsel bir aktarımın ötesine taşıyarak çok daha ayrıntılı incelememize olanak verdi. fMRI, fMRS ve MEG gibi beyin görüntüleme yöntemleri, artık hangi çeviri görevinde beynin hangi bölgelerinin etkinleştiğini ve beynin nörokimyasal yapısının nasıl değiştiğini gösterebiliyordu. Bu sayede, sözlü çeviri eğitiminin dikkat ve yürütücü işlevlerle ilişkili bölgelerde yapısal değişimlere yol açtığını anladık. EEG gibi teknikler ise bu süreçlerin milisaniyelik akışını takip ederek, bir sözcüğün anlamının ne zaman etkinleştiğini veya bir çeviri hatasının ne zaman fark edildiğini ortaya koydu.
Burada elbette davranışla biliş arasındaki bağlantıyı görünür kılan yöntemleri de saymak gerekir. En başta bilgisayar temelli davranışsal testler önemli bir veri kaynağı hâline geldi. Bu testler sonucunda konferans çevirmenlerinin, görünürde çeviriyle hiç ilgisi olmayan (Stroop testi gibi) bilişsel kontrol testlerinde bile iki dilli ancak çevirmen olmayan kişilere kıyasla daha başarılı performans sergilediğini görüyoruz (“çevirmen avantajı” olarak bildiğimiz bulgu). Göz izleme sistemleri çevirmenin dikkatinin, sözgelimi bir çeviri aracındaki kaynak ve hedef metin pencereleri ya da bir filmdeki görüntü ve altyazı arasında nasıl bölündüğünü; klavye tuş vuruşu kayıtları ise bilişsel yükün çeviri davranışına nasıl yansıdığını gösteriyor. Ses analizleri son dönemde sözlü çeviride daha da yaygın bir yöntem haline geldi. Duraksamalar, tekrarlar, tizlik, ses şiddeti ve ritim gibi göstergeler, çevirmenin anlık bilişsel yükünü, karar verme süreçlerini ve hatta duygu durumunu yansıtan önemli ipuçları sunuyor bize. Öte yandan galvanik deri tepkisi, kalp atım hızı, yüz kas aktivitesi, göz bebeği genişlemesi, solunum ritmi ve hatta kortizol gibi biyobelirteçler, stres ve duygusal yükün çeviri sürecine nasıl eşlik ettiğini nesnel olarak takip etmeyi mümkün kılıyor.
Tüm bu veriler bir araya geldiğinde, çevirmenin yalnızca iki dil arasında bir aracı olmadığını; aynı anda bilişsel, duyuşsal, motor ve nörofizyolojik düzeylerde işleyen karmaşık bir sistem, aktif bir bilişsel özne olduğunu daha net görüyoruz. Önceleri çevirmeni bilgi işleyen bir makineye indirgeyerek çeviriyi de bir bilgisayarın çalışmasına benzer biçimde girdi (kaynak metin) ve çıktıdan (hedef metin) oluşan soyut bir problem çözme olarak gören ve bu nedenle çeviri sürecini elektronik devreleri andıran kutu–ok şemalarıyla modelleyen anlayış, bugün yerini çevirinin tek bir şablonla açıklanamayacak kadar çok boyutlu olduğu yeni kavrayışlara bırakmıştır. 2000’lerin başından itibaren gelişen bu yeni yaklaşımlara göre çeviri, yalnızca soyut bir zihinsel işlemleme süreci değil, bedensel, duyuşsal ve çevresel bağlamla iç içe geçmiş bir etkinliktir. Bu nedenle çeviriyi anlamak, her şeyden önce bilişsel öznenin, bedeni ve çevresiyle kurduğu etkileşimi anlamaktan geçer. Hepimizin malumu olduğu üzere günümüzde çeviri, tek bir bireyin zihninde değil, çeviri bellekleri, terminoloji veri tabanları, yapay zeka destekli sistemler ve diğer çevirmenlerin meydana getirdiği sosyoteknik bir ağ içinde gerçekleşmektedir. Bu perspektif, çeviri sürecini “insan-teknoloji etkileşimi” bağlamında ele alır. Örneğin makine çeviri çıktısı ya da sözlü çeviri kabininde kullanılan bir terminoloji platformu, çevirmenin bilişsel yükünü azaltabilir ama aynı zamanda karar süreçlerini yeniden biçimlendirir.
Çeviribilimdeki diğer yaklaşımlardan farklı olarak bilişsel yaklaşımlar, köken itibarıyla büyük ölçüde pozitivist ve post-pozitivist bir bilim felsefesine dayanır. Bugün bu temeller korunmakla birlikte, yeni ekollerin etkisiyle çerçeve giderek daha pragmatist ve kısmen fenomenolojik bir epistemolojiye doğru genişlemiştir. Yine de özellikle birincil verinin toplandığı deneysel çalışmalar, dışarıdan göründüğünden çok daha fazla teknik bilgi ve emek gerektirir. Kuramsal altyapının yanında deneysel yönteme hâkimiyet, cihazları etkin şekilde kullanabilme, istatistiksel beceri ve veri analizine yönelik sağlam bir kavrayış bu araştırmaların olmazsa olmaz koşullarıdır. Bir makalenin arkasında çoğu zaman görünmeyen sayısız deneme-yanılma yatar. Beyaz tahtada kusursuz görünen deney tasarımları gerçekte, çalışmayan program kodları, son anda iptal eden katılımcılar, eksik kaydedilen veriler, deneyin tam ortasında arıza veren cihazlar gibi beklenmedik sorunlarla doludur. Sonrasındaki bitmek bilmeyen veri analizi süreci ise her seferinde hem hayal kırıklıklarına hem de yeni heyecanlara açıktır.
Ancak çeviriye bilişsel yaklaşım, yalnızca bir araştırma alanıyla sınırlı değil. Bugün laboratuvarlardan ve gerçek ya da sanal çeviri ortamlarından elde edilen bulguların, doğrudan çeviri mesleğine ve özellikle de mesleğin geleceğine ilişkin somut etkileri mevcut. En başta üründen çok süreci ve özneyi merkeze alan bu yaklaşım, çevirmenlere mesleki öz farkındalık kazandırır ve çevirmenlerin yalnızca dil bilen bireyler değil, karmaşık bilişsel süreçleri yöneten uzmanlar olduğu gerçeğini görünür kılar. Bilişsel bakış açısı, çevirmenlerin kendi sınırlarını, dikkat yönetimi becerilerini, stres ve yorgunluk eşiklerini tanımasına yardımcı olarak hem verimliliği artırır hem de sağlığı önceleyen çalışma stratejilerinin gelişmesini destekler. Bu farkındalık, tükenmişlik riskini azaltır ve sürdürülebilir bir mesleki öz bakım anlayışı yaratır. Bilişsel bakış açısı ayrıca çevirmenlere bir tür özerklik sağlar. Çevirmenler bu sayede hangi durumlarda teknolojik araçlara, hangi durumlarda sezgisel karar verme süreçlerine başvuracaklarını daha bilinçli biçimde değerlendirebilirler. Çeviri eğitimi açısından ise bilişsel yaklaşımlar, öğrencilerin hatalarını yalnızca dilsel değil, aynı zamanda bilişsel nedenlerle açıklayıp analiz etmelerine imkân tanır. Bu da deneyimsel ve farkındalık temelli bir pedagojinin gelişmesine katkı sağlar.
On yıllara dayanan araştırmaların sonunda çeviri süreci ve çevirmenin zihnine ilişkin çok şey öğrendik. Fakat hâlâ yanıtlanmayı bekleyen pek çok soru var: Makine çıktısı çevirmenin karar verme hızını artırırken yaratıcılığı törpülüyor mu? Dikkat ve yük dağılımı insan–teknoloji etkileşiminde nasıl yeniden örgütleniyor? Bilişsel dayanıklılık uzun soluklu projelerde performansı nasıl şekillendiriyor? “Flow” ya da akış hâli çeviride ne ölçüde ortaya çıkıyor? Yıllar süren çeviri pratiği beyin ve zihinde hangi kalıcı değişimlere yol açıyor? Çevirmenler kendi üretimlerini ne kadar doğru izleyebiliyor? Duygusal düzenleme becerileri çeviri başarısını öngörebilir mi? Soruları çoğaltmak mümkün… Ancak kesin olan şu ki, bilişsel yaklaşımların çeviri mesleğine katacaklarının henüz küçük bir kısmını bile görmüş değiliz.
